1. Genel olarak

Kanunda isnat yeteneğini kaldıran ve azaltan
nedenler, yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, sağır ve dilsizlik, arızi nedenlerdir. Kanun,
arızi nedenleri, geçici nedenler, irade dışı alınan alkol veya uyuşturucu madde
etkisinde  suç işlemek  olarak ifade etmiştir.

Kanun; korku, heyecan ve tutkulara, akıl
hastalığı niteliğini kazanmış olmadıkça, isnat yeteneğini kaldıran veya azaltan
bir etki tanımamıştır.

İrardî sarhoşluk, yani bilerek ve isteyerek
sarhoş olmak, uyuşturucu kullanmak,
psikolojik gerçeklere aykırı düşmekle birlikte, isnat yeteneğini ne
ortadan kaldırır ne de azaltır. Kanun, iradî olarak alınan alkol ve uyuşturucu
madde etkisinde suç olan bir fiili işleyen kimsenin, fiilinden tamamen sorumlu
olduğunu kabul etmiştir( m. 34/2 ).

Fail, bu haldeyken,   fiilinden kastına veya taksirine göre
sorumlu olur.

Alkol, uyuşturucu kullanma alışkanlığı, tıbben
akıl hastalığı ( m. 32) olarak değerlendirilmediği sürece isnat yeteneğini üzerine
etkili değildir. Kanun, 57/7. maddede “ Akıl hastalarına özgü güvenlik tedbiri”
maddede başlığı altında tıbben akıl hastası sayılan “alkol, uyuşturucu veya
uyarıcı madde bağımlıları” hakkında onlara özgü güvenlik tedbirlerinin
uygulanmasını emretmiştir.

Bazı kanunlardan farklı olarak(1), Kanun özel
bir düzenleme yapmamış, 765 s. Kanunun izlediği yola benzer bir yol izlemiş
olmakla birlikte,  Manzini ( Istituzioni,
100 ), bu tür bir düzenlemenin, önemli bir eksiklik doğurmadığı, sorunun akıl
hastalığı kavramı içerisinde çözümlenebildiği kanaatindedir.

2. Yaş küçüklüğü

Doğanın bir canlı türü olan insan, doğumla
birlikte, büyüme ve gelişme, kısacası ergenleşme ve erginleşme sürecine
girmektedir. Ergenleşme, insanın bir yandan
anlama yeteneğinin oluşmasıyken, öte yandan isteme yeteneğinin oluşmasıdır.
Ancak, anlama yeteneğine karşın, isteme yeteneği, insanda, daha uzun bir sürede
oluşumunu sağlamaktadır. Bundan ötürü, tüm uygarlıklar, yaşı ile kişinin
ergenlik döneminden çıkması ve erginlik dönemini idrak etmesi  arasında bir bağıntı kurmuş bulunmaktadır.
Erginlik dönemi, kişinin, akıl hastası değilse, artık tüm davranışlarından,  tam sorumlu olmasıdır.

Kanun, bu çağlarda, failinin fiilinden
sorumluluğunu, “yaş küçüklüğü” adı altında ( m. 33 ) üç döneme ayırmıştır.
Bunlar; fiili işlediği sırada henüz oniki yaşını doldurmamış olanlar, fiili
işlediği sırada oniki yaşını doldurmuş olup ancak onbeş yaşını doldurmamış
olanlar, onbeş yaşını doldurmuş ama onsekiz yaşını henüz doldurmamış olanlardır.

a. Fiili işlediği sırada oniki yaşını
doldurmamış olan çocuklar

Fiili işlediği sırada oniki yaşını doldurmamış
olan çocukların ceza sorumluluğu yoktur ( m. 33/1 ). Ceza sorumluluğunun yokluğu,
kanunun bir hükmünü ihlal eden  fiilinden
ötürü, çocuk faile, ihlale tepki olarak ceza müeyyidesinin uygulanamamasıdır.
Oysa, bu,  madde gerekçesinde ifade
edilenin tersine, fiilin suç olmamasından ötürü ceza sorumluluğunun yokluğu  anlamında değildir.

Gerekçede, oniki yaşından küçük olmak, “
kusurluluğu mutlak surette ortadan kaldıran bir neden “ sayılmıştır. Bu doğru
değildir. Gerçekten, ör. 11 yaşını doldurmuş ama oniki yaşını henüz doldurmamış
olan bir çocuk, okulda kavga ettiği arkadaşını, yanında taşıdığı sustalı bıçakla  bilerek ve isteyerek ağır bir biçimde
yaralasa, yahut arkadaşının bir eşyasının onun rızası hilafına almış olsa, çocuğun
isnat yeteneği mutlak surette yoktur. Elbette, bu doğrudur, ancak “ kusurluluğu
mutlak surette “ yoktur denemez, çünkü fiilini, bilerek ve isteyerek
işlemiştir. Böyle olunca, fiil yaralama, yahut hırsızlık suçunu oluşturmakta,
ancak isnat yeteneğinin yokluğundan ötürü faile ceza verilememekte, işlediği bu
suç vesilesi ile, fail hakkında güvenlik tedbiri uygulanabilmektedir.

Kanun, 33/1. madde hükmünün ikinci cümlesinde
düşüncemizi doğrulamaktadır. Gerçekten, kanun, bu kişiler hakkında, “suç
kovuşturması yapılmaz” demiyor, açıkça “ ceza kovuşturması  yapılmaz “ diyor. Kuşkusuz,  kovuşturma yapmaksızın, çocuğa güvenlik
tedbiri uygulanması mümkün değildir, çünkü bir kimse hakkında bir güvenlik tedbiri
uygulanıyorsa, o kimse hakkında mutlaka bir kovuşturma yapılmış olmaktadır.
Aksi mümkün değildir. Bu, güvenlik tedbiri kovuşturmasıdır. Bununla, çocuğun
fiilinin sabit olup olmadığı, sabitse bir suç oluşturup oluşturmadığı, eğer suç
oluşturuyorsa bir güvenlik tedbirinin uygulanıp uygulanmayacağına karar
verilmesi gerekmektedir.

Gerçekten, eğer çocuk, fiilini ihtiyaç için,
yahut kendini savunmak zorunda kaldığından orada eline geçirdiği herhangi bir
şeyle işlemişse, herhalde fiili suç oluşturmadığından, kendisine bir güvenlik
tedbiri uygulanamayacaktır, çünkü suçun olmadığı yerde ne ceza ne de güvenlik
tedbiri olur. Ortada bir suçun olup olmadığı da ancak bir yargılamayla
mümkündür. Yargılamasız güvenlik tedbiri olmaz. Bu, Anayasanın ( m. 38 ), AİHS’
in ( m. 6 ), CK’ un ( m.   ),  mutlak emridir.  Güvenlik tedbirini hakim uygular. Hakimin
uygulayabileceği güvenlik tedbirleri ve bunların ne suretle uygulanacakları
kanunda gösterilmiştir ( m. 56/1 ).

b. fiili işlediği sırada oniki yaşını
doldurmuş olup ancak onbeş yaşını doldurmamış olan çocuklar  

Kanun, 31/2. maddesinde, fiili işlediği sırada
Oniki yaşını doldurmuş ve henüz onbeş yaşını doldurmamış olan çocuk faillerin,
kural olarak anlama ve isteme yeteneklerinin olmadığını kabul etmektedir.

Ancak, bunların işledikleri fiillerin bir suç
olup olmadığının, fiillerini işledikleri esnada anlama ve isteme yeteneklerinin
bulunup bulunmadığının saptanması gerekmektedir. Anlama ve isteme yeteneğinin
failde birlikte olması gerekmektedir. Bunlardan birinin yokluğu halinde failin
isnat yeteneği yoktur.

Fiili işlediği esnada isnat yeteneğinin
bulunmadığı sonucuna varılan çocuk fail, cezadan sorumlu değildir, hakkında
sadece çocuklara özgü güvenlik tedbirleri uygulanır. Kuşkusuz yukarıda
belirtilen hususlar burada da geçerlidir.

Kanun, fiilinin suç olduğu ve fiili işlediği
esnada isnat yeteneğinin bulunduğu saptanan çocuk failin ceza sorumluluğunun
bulunduğunu kabul etmektedir. Bu halde, o suç için kanunun koyduğu ceza,
kendisine indirilerek verilir. Gerçekten, işlenen suç ağırlaştırılmış
müebbet  hapis cezasını gerektirdiği
taktirde, dokuz yıldan oniki yıla; müebbet hapis cezasını gerektirdiği
taktirde, yedi yıldan dokuz yıla kadar hapis cezasına hükmolunur ve diğer
cezaların üçte ikisi indirilir, ancak bu halde her fiil için verilecek hapis
cezası altı yıldan fazla olamaz.

Fiili işlediği esnada oniki yaşını doldurmuş,
henüz onbş yaşını doldurmamış olan çocuk faillerin isnat yeteneklerinin olup
olmadığı, her somut olayda res’en araştırılacaktır. Bu konuda bir talebin olmasına
gerek olmamakla birlikte, iddia makamı, kamusal savunma, sanığın kendisi ve
varsa davaya katılan diğer taraflar, fiil anında failde isnat yeteneğinin
bulunup bulunmadığının tespitini hakimden isteyebilirler.

Tabii, fiili işlediği esnada failin isnat
yeteneğinin olup olmadığı hususu, sadece hakimin çözebileceği hukukî bir mesele
değildir, aynı zamanda bilim ve fenni ilgilendiren bir meseledir. Hakim, isnat
yeteneğini tespitte, uzman bilirkişiye gitmek zorundadır. Bilirkişi kanaati
hakimi bağlamaz. Elbette kararı sonunda hakim verecektir.

c. Fiili işlediği esnada onbeş yaşını
doldurmuş ama onsekiz yaşını henüz doldurmamış olanlardır.

Kanun, 31/3. maddede, bu yaş çocuklarının
isnat yeteneklerinin tam olduğunu kabul etmekte, ancak bunlara, henüz ergin  kişi olmadıklarından, işledikleri suçun karşılığı
cezanın indirilerek verilmesini istemektedir. Gerçekten, Kanun, işlenen suç ağırlatılmış
müebbet hapis cezasını gerektirdiği taktirde, ondört yıldan yirmi yıla; müebbet
hapis cezasını gerektirdiği taktirde, dokuz yıldan oniki yıla kadar hapis cezası
verilmesini; diğer cezaların yarısının indirilmesini, ancak her fiil için
verilecek hapis cezasının sekiz yıldan fazla olmamasını emretmektedir.

Fiili işlediği esnada henüz onsekiz yaşını
doldurmamış olan çocuk failin de isnat yeteneği olmayabilir. Ancak, böyle bir
durumda, isnat yeteneğinin bulunup bulunmadığının artık res’en araştırması
zorunluluğu bulunmamaktadır. İsnat yeteneğinin bulunmadığını iddia eden taraf,
iddiasını ispatlamakla yükümlüdür.

d. Erginlik yaşı

Kanun, erginlik yaşını, yani cezaya tam ehil
olma yaşını, onsekiz yaşını doldurmak olarak almaktadır. Bu yaşta olmak, hukuk
düzenimizde reşit olmaktır. Reşit kişi artık ergin kişidir, davranışlarından
sorumluluğu tamdır.

Bizatihi yaşlılık isnat yeteneğini kaldıran
veya azaltan bir neden sayılmamıştır. Ancak, hukuk düzenimizde, cezanın
verilmesinde ve infazında, bir uygarlık değeri olarak  yaşlıların gözetildiği görülmektedir.

Ergin kişilerin, fiillerini işledikleri
esnada, anlama ve isteme yeteneğine sahip olmaları gerekir. Ancak, ergin kişi
de, fiili işlediği esnada, arızî / geçici bir nedenden ötürü, kısmen veya
tamamen anlama ve isteme yeteneğinden yoksun kalabilir. Kanunda, bu konuda, tam
bir açıklık bulunmamaktadır. Gerçekten, 34/1. madde, “….kişiye ceza verilmez “
diyerek “ geçici bir nedenle…” isnat yeteneğini tam olarak kaybetmekten  söz edilmektedir. İsnat yeteneğinin tamamen
değil de kısmen azalmış olduğu hallerde nasıl bir yol izleneceği konusunda
kanun suskun kalmıştır. Gerekçede de bir açıklık yoktur.

Yürürlükten kalkmış olan 765. s. Kanun,  48. maddesinde, “ suçu işlediği esnada arızî
bir sebepten dolayı 46 ve 47. maddelerde münderiç aklî maluliyet halinde
bulunan kimseler hakkında o maddelerdeki ahkam tatbik olunur “ diyerek sorunu
temelden çözmüştür.  Kanun, 34.
maddesinde, akıl hastalığını tam ve kimsi akıl hastalığı olarak düzenleyen 32.
maddeye bir göndermede bulunmamaktadır. Bununla birlikte, akıl hastalığında
olduğu gibi, arızi / geçici nedenlerin de isnat yeteneği üzerine etkisinin tam
veya kısmi olarak ayrılmasının mümkün olduğu kabul edilirse, kanun koyucunun
eksik bıraktığı düzenlemenin bir yolla tamamlanması gerekmektedir. Ceza
hukukunda lehte kıyasın mümkün olduğu düşünülürse, isnat yeteneğinden arızi /
geçici yoksunluk halinde, akıl hastalığına ait hükmün, kıyasen uygulanması
mümkündür.

3. Akıl hastalığı

Günümüzde, uygar  toplumlar, dünden farklı olarak, akıl hastalığını,
kişide anlama ve isteme yeteneğini ortadan kaldıran veya anlama ve isteme
yeteneğini önemli ölçüde azaltan bir neden olarak  kabul etmektedirler.

Ancak, akıl hastalığında, isnat yeteneğinin
olmaması veya azalmış olması için kişinin salt akıl hastası olması yetmez; ayrıca
işlediği fiille hastalığı arasında nedensel
bir bağıntının bulunması da gerekir. Gerçekten, bazı akıl hastalıkları,
ör., sar’a, sadece nöbet  esnasında
kişinin isnat yeteneği üzerinde etkilidir; nöbeti dışında kalan zamanda,
kişinin isnat yeteneği tamdır; dolayısıyla, işlediği fiilden sorumludur.

Akıl hastalığı hukuktan çok tıpla ilgilidir.
Hakim, akıl hastalığını araştırırken, kanunun özel surette belirlediği
bilirkişilik kurumuna ( CMUK. m.  )
gitmek zorundadır. Sonunda kararı kendisi vermekle birlikte, hakim, kanunî
bilirkişinin kanaatiyle bağlıdır.

Doktrinde, akıl hastalığı, geniş anlamda alınmaktadır.
Kişinin anlama ve isteme yeteneği üzerinde etkili, patolojik, psişik,
psikolojik her türlü sapkınlık akıl hastalığıdır. Hastalık, kalıcı veya geçici
olabilir; iyileşir veya iyileşemez nitelik taşıyabilir. Kanun, akıl hastalığını,
“akıl hastalığı nedeni” ifadesini kullanarak geniş anlamda   algılamaktadır.

Akıl hastalığının, kişinin anlama ve isteme
yeteneği üzerindeki etkisine nispetle, derecelendirilmesinin bilimsel bir
temelinin bulunup bulunmadığı, tartışmalı bir konudur. Ancak, gerek 765 s.
Kanunun, gerek önemli diğer bazı ceza kanunlarının, gerekse bu Kanunun
düzenlemesi karşısında,   tartışmanın artık
pratik bir değerinin bulunmadığını düşünüyoruz.

Kanun, akıl hastalığını, 32. maddede, kişinin
anlama ve isteme yeteneği üzerine etkisinin derecesini göz önünde tutarak, iki
fıkra halinde düzenlemiştir. Birinci fıkrada, kişiye hiç ceza verilmemesi,
ikinci fıkrada,  daha az ceza verilmesi
öngörülmüştür.

a. Tam akıl hastalığı

Kanun, tam akıl hastasını “ işlediği fiilin
anlam ve sonuçlarını algılayamayan  veya
bu fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneği önemli derecede
azalmış olan kişi” olarak tanımlamıştır.

Buna karşılık, 657 s Kanun “ fiili işlediği
zaman şuurunun veya hareketinin serbestisini tamamen kaldıracak surette akıl
hastalığına duçar olan kimse “ olarak tanımlamaktadır.

Her iki hüküm, aynı şeyi, yani akıl hastalığının
anlama ve isteme yeteneğini kaldırdığını ifade etmektedir.  Ancak bunların ifadeleri farklıdır.
Birincisi, fiilin anlam ve sonuçlarını algılayamamaktan ve  davranışlarını yönlendirme yeteneğinin önemli
derecede azalmış olmasından söz etmekte; ikincisi fiili işlediği zaman şuurunun
ve hareketinin serbestisini  tamamen kaldıracak
surette akıl hastalığından söz etmektedir. Ayrıca, birincisi, önemli derecede
azalmış olmak derken, bir takdir hükmüne; ikincisi, tamamen kaldıracak surette
derken bir tespit hükmüne yer vermektedir. Öyleyse, aralarındaki temel farklılıktan
ötürü, iki   hükmün ifadesinin, ikisi de
doğru olamayacağına göre,  biri yanlış,
biri doğru olmaktadır. Tam akıl hastalığını doğru ifade eden  hüküm 657 s Kanunun 46. maddesi hükmüdür. İCK’
un 88. maddesi hükmü, bizi doğrulamaktadır, çünkü bu kanun, tam akıl hastalığını,  657 s Kanunun ifadesine benzer bir biçimde
ifade etmiştir.(2) Alman Ceza Kanununun ilgili hükmünün ifadesiyle, İCK’ ilgili
hükmünün ifadesi benzeşmektedir.(3) Kanunun gerekçesinde, bilinen ve alışılan
ifadelerden vazgeçilerek, “doğruluğu kendinden menkul” ifadelerin tercih
edilmesi konusunda bir açıklık bulunmamaktadır.

Bu durumda, kanunun 32/1. maddesinin doğru
ifadesinin  “ Akıl hastalığı nedeniyle,
işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını tam algılayamayan veya bu fiille
ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneğini tamamen kaybetmiş olan
kişiye ceza verilemez “ biçiminde olması gerekmektedir. Söz konusu hüküm ancak
bu biçimde ifade edildiğinde,  onunla
ikinci fıkra hükmü arasındaki fark ortaya konulmuş, böylece her iki hükmün,
keyfiliğe yer vermeyen doğru yorumu sağlanmış olacaktır.

Tam akıl hastalığında faile ceza verilmez.
Fail hakkında güvenlik tedbirlerine hükmolunur.

Bu kişiler hakkında uygulanacak güvenlik
tedbirlerini, Kanun,  57/ 1-5. maddesi
hükmünde düzenlenmiştir. Haklarında güvenlik tedbirine hükmedilen akıl hastaları,
yüksek güvenlikli sağlık kurumlarında koruma ve tedavi altına alınır.

b. Kısmî akıl hastalığı

Kanun,
kısmî akıl hastalığını, 32/2. madde hükmünde, “ birinci fıkrada yazılı
derecede olmamakla birlikte işlediği fiille ilgili olarak davranışlarını
yönlendirme yeteneği azalmış olan kişiye “ daha az ceza verilir biçiminde ifade
etmiştir. Buna karşılık, 765 s Kanun, aynı şeyi, “ fiili işlediği zaman
şuurunun veya hareketinin serbestisini ehemmiyetli derecede azaltacak surette
akli maluliyete müptela olan kimseye “ daha az ceza verilir biçiminde ifade
etmiştir. Bunlar ifadeleri birbirinden çok farklı hükümlerdir. Kuşkusuz, aynı
hükmün iki farklı ifadesi aynı anda doğru olamayacağına göre, bu ifadelerden
biri doğruysa,  öteki ifade yanlıştır.
Burada, doğru olan ifade, 765 s. K’ un ifadesidir, çünkü Kanun, kısmî akıl
hastalığında, fiilin işlenmesi esnasında, anlama veya isteme yeteneğinin
tamamen ortadan kalkmasının karşıtı olarak, sadece isteme yeteneğinin önemli
derecede azalmasını değil, tersine anlama ve isteme yeteneğinin önemli derecede
azalmasını ölçü almıştır.

Her nedense, Kanun, kısmi akıl hastalığını tam
akıl hastalığından ayırt etmek isterken, doğru ifadeden şaşmış, sadece “davranışlarını
yönlendirme yeteneğinin , yani isteme yeteneğinin azalmasını ölçü almış, isteme
yeteneğinin azalmasına itibar etmemiştir. Öte yandan, Kanun, tam akıl hastalığında  “ davranışlarını yönlendirme yeteneğinin
önemli derecede azalmasını ararken,  kısmî
akıl hastalığında isteme yeteneğinin sadece azalmasını yeterli görmüştür.
Görüldüğü üzere, iki tür akıl hastalığı arasındaki fark, ayrıca isteme yeteneğinin
azlığına-çokluğa indirgenmiş bulunmaktadır.

Burada sorun, sadece ifadesinin değil, hükmün
kendisinin de doğruluk değerinin tartışılır olmasıdır. Zanardelli Kanununa,(4) İCK’na,(5)
Alman Ceza Kanununa(6) bakıldığında, kuşkusuz bu kanunların yanlış olduğu
düşünülemeyeceğine göre, maalesef sadece ifadesinin değil, ayrıca hükmün
kendisinin de yanlış olduğu ortaya çıkmaktadır
Böyle olunca, 32/2. madde hükmünün, ifadesinin dışında, doğru anlamına
ulaşılmak isteniyorsa, söz konusu hükmün,
765 s. K’ un  47. maddesi hükmünün
bugüne dek doktrinde ve uygulamada anlaşıla geldiği biçimde  anlaşılması zorunludur.

Kanun, fiili işlediği sırada isnat yeteneği
bulunan ancak önemli ölçüde azalmış olan kişiyi, ağırlatılmış müebbet hapis
cezası yerine yirmibeş yıl, müebbet hapis cezası yerine yirmi yıl hapis cezasıyla
cezalandırmaktadır. Diğer hallerde faile verilecek ceza, altıda birden fazla
olmamak üzere indirilebilir.

Kanun, ayrıca, “mahkum olunan ceza, suresi aynı
kalmak koşuluyla, kısmen veya tamamen, akıl hastalarına özgü güvenlik tedbiri
olarak da uygulanabilir “ hükmüne yer vermiştir.

Hükmün göndermede bulunduğu hüküm, kanunun
57/6.maddesi hükmüdür. Kesin hükmün geri alınabilirliği(7) tartışması bir yana,
söz konusu bu hükme göre, işlediği fiille ilgili olarak davranışlarını
yönlendirme yeteneği azalmış olan kişi hakkında, yerleştirildiği yüksek
güvenlikli sağlık kurulunda düzenlenen kurul raporu üzerine, mahkum olduğu
hapis cezası, süresi aynı kalmak koşuluyla, mahkeme kararıyla, kısmen veya
tamamen, akıl hastalarına özgü güvenlik tedbiri olarak da uygulanabilir.

Kanunda güvenlik tedbiri uygulanmasında
izlenecek yol konusunda bir açıklık bulunmamaktadır. Herhalde hükümlünün
yerleştirildiği yüksek güvenlikli sağlık kuruluşu, kendiliğinden veya talep
üzerine, “kurul raporu” düzenleyecek; sonra kendi raporuna dayanarak, ceza
mahkumiyetine kararı veren mahkemeden, hükümlünün cezasının güvenlik tedbirine
çevrilmesini isteyecektir. Mahkeme, yüksek güvenlikli sağlık kuruluşunun isteği
üzerine, daha önce vermiş olduğu ceza mahkumiyeti hükmünü, bu kez,  tamamen veya kısmen güvenlik tedbiri hükmüne
tahvil edecektir. Bu, hükmü açıklamak” değildir,  kesin hükmü geri almaktır. Hakimin, elini
çektiği hükmü,  kesin hükmü, geri alması,
temel  yanlıştır.

4. Sağır-dilsizlik

Sağır-dilsizlik, insanın psişik varlığının,
olması gereken zamanda,  normal bir
biçimde oluşmasını engelleyen bir nedendir. Sağır-dilsiz kişilerin artık eğitilmeleri
mümkün olmakla birlikte, uygar toplumlar, sağır-dilsizliği, hala isnat yeteneğini
ortadan kaldıran veya azaltan bir neden saymaktadırlar.

Kanun koyucu, sağır-dilsizleri, bu tür bir
özrü olmayanlara nispetle gelişimlerini daha geç sağladıklarını düşünmüş, yaş sınırını
yükselterek, yaşı küçüklerin  tabi
oldukları düzene tabi kılmıştır.

Kanun, 33. maddede,  ceza sorumluluğunu, isnat yeteneği olmak kaydıyla
onbeş yaşını doldurmuş olmakla başlatmıştır. Önbeş yaşın doldurmamış olan sağır-dilsizin
mutlak surette isnat yeteneği yoktur. Onsekiz yaşını doldurmuş, onsekiz yaşını
henüz doldurmamış olan sağır-dilsizin, isnat yeteneği kural olarak yok sayılmakta,
ancak aksi ispat edilebilmektedir. O nedenle, hakim, her somut olayda sağır-dilsizin
isnat yeteneğinin  olup olmadığını res’en
araştırmak zorundadır. Onsekiz yaşını doldurmuş, yirmibir yaşını henüz
doldurmamış olan sağır-dilsizlerin, kural olarak, isnat yeteneği tamdır; ancak
yeterli erginliğe ulaşmadıkları düşünüldüğünden kendisine daha az ceza
verilmektedir.

Yirmibir yaşını doldurmuş bulunan sağır-dilsizlerin,
artık cezanın tamına katlanabilecek kadar ergin oldukları düşünülmektedir.

5. Geçici nedenler, irade dışı olarak alkol
veya uyuşturucu madde etkisinde olmak

Kanun, 34/1. maddede, geçici bir nedenle yada
irade dışı alınan alkol ve uyuşturucu madde etkisiyle  anlama ve isteme yeteneği “önemli derecede
azalmış olan “ faile “ ceza verilmez” demektedir.

Kanun bu düzenleme ile, geçici nedenler, alkol
veya uyuşturucu madde etkisi altında anlama ve isteme yeteneğinin hem kalkmasını
hem de azalmasını bir tutmuş; her iki halde de, kişiye ceza verilmemesini
öngörmüştür.

Buna karşılık, gerek Zanardelli Kanunu
(m.   ), 657 s. Kanun ( m. 48/1 ), gerek İCK.,
( m. 91 ) arızî nedenlerin anlama ve isteme yeteneği üzerini etkisini, tıpkı akıl
hastalığında olduğu gibi derecelendirmiştir. Bu, düzenlemelerden birinin doğru
olmadığını çağrıştırmaktadır. Kanunun düzenlemesinin yerinde olmadığını
düşünüyoruz, çünkü akıl hastalığının anlama ve isteme yeteneği üzerine
etkisini  derecelendiren bir kanunun,
benzer nitelikler arz eden arızî nedenlerin etkisini, gerekçe göstermeksizin
bir derecelendirmeye tabi tutmaması,  bir
tercih değil, tam tersine bir keyfilik olur.

Kanun, 34/1. maddede, isnat yeteneğini ortadan
kaldıran veya azaltan nedenleri  “ geçici
nedenler “  , “ alkol “ ve “ uyuşturucu
madde “ olarak ifade etmiştir.

Geçici nedenler, herhalde “irade dışı alınan”
alınan alkol ve uyuşturucu maddelerden farklı nedenlerdir. Ancak, ne maddede ne
de gerekçesinde, geçici nedenlerin nelerden ibaret olduğu pek belli değildir.
Gerçekten, “ kimyasal madde üretimi yapan bir tesiste çalışan kişilerin
kimyasal maddeden yayılan kokunun etkisinde kalmaları” mı geçici nedendir,  “ annenin bebeğini emzirirken uyuya kalması”
mı geçici nededir, “sistemik hastalıklar” mı geçici nedendir, yoksa bunların
hepsi mi geçici nedendir, bunu kanun hükmünden de, gerekçesinden de çıkarmak
mümkün olamamaktadır. Bir kere kimyasal madde üretimi örneği herhalde
zehirlenmek değil sarhoş olmaktır. O zaman, irade dışı alkol almakla, bunun
farkı nedir; ikisi aynı şey değil midir ? Öte yandan, annenin bebeğini
emzirirken uyuması, geçici neden değil, sebebinde serbest harekettir. Yukarıda
belirtildiği üzere, sebebinde serbest hareket ile geçici nedenler aynı şeyler
değildirler. O halde, geçici nedenler, gerekçenin belirttiği “ sistemik hastalıklar
“ olmaktadır. Bunlar, gerekçeye göre, diyabet, gebelik sonrası ortaya çıkan
psikozlar ve üremi gibi hastalıklardır. Tabii, bunların, 32. maddede düzenlenen
“akıl hastalığı” kavramı içinde yer alıp almadığı ayrı bir tartışma konusudur.

Geçici nedenleri belirlemede bu konuda oluşmuş
doktrin ve uygulamadan yararlanmak imkanına da sahip değiliz. 765 s. Kanun “ arızî
sebep” terimini kullanmaktadır. Arızî sebebin ne olduğu bu kanun döneminde
oluşmuş bulunan doktrinde ve uygulamada bellidir. İCK., 91. maddesinde mücbir
sebep ve beklenmeyen hal yüzünden meydana gelen sarhoşluktan” söz etmektedir.
Bu kanun, 95. maddesinde kronik alkolizm veya uyuşturucu tutkunluğundan “ söz
etmektedir. Alman Ceza Kanununun konuya ilişkin düzenlemesi ayrıntılıdır.
Ancak, kanunumuzun düzenlemesi, bu kanunlardaki düzenlemelere benzememektedir.
Dolayısıyla, bu kanunlara göre oluşmuş doktrin ve uygulamalardan yararlanmak
imkanı da bulunmamaktadır. Böyle olunca, geçici nedenleri, kişinin anlama ve
isteme yeteneği üzerine etkili alkol ve uyuşturucu dışındaki nedenler
olarak  anlamak gerekecektir.

Geçici nedenler, kişinin bilgisi dışında
cereyan eden nedenlerdir.

Alkol, sarhoşluk etkisi yaratarak kişinin
anlama ve isteme yeteneğini tamamen veya kısmen ortadan kaldıran içeceklerdir.

Uyuşturucu madde, kişinin anlama ve isteme
yeteneğini tamamen veya kısmen yok eden her çeşit maddedir. Bunlar, işlenmiş
veya işlenmemiş,  bitkisel, kimyasal  maddeler olabilirler.

Alkol veya uyuşturucu irade dışı alınmış olmalıdır.
alkol veya uyuşturucunun, yanlışlıkla, bir başkasının kandırması veya zorlamasıyla
alınmış olması irade dışı alınmasıdır. Gerekçede, alkol veya uyuşturucunun
irade dışında alınmış olması için kişinin “taksirinin” dahi bulunmaması gerektiği
ifade edilmiştir. O halde, alkol veya uyuşturucunun, mücbir sebep veya
beklenmeyen hal nedeniyle alınmış olması halinde “irade dışı” alınmış olmaktadır.

Kronik alkoliklik, uyuşturucu tutsaklığı, vs.,
ne arızî nedendir, ne de irade dışı alkol veya uyuşturucu kullanmak olarak değerlendirilebilir.
Bunlar,  yukarıda da belirttik, tıbben akıl
hastalığı sayılmaktadır, dolayısıyla, 32. madde kapsamında değerlendirilmeleri
gerekmektedir.

Kanun, geçici nedenlerin, alkol veya
uyuşturucunun anlama ve isteme yeteneğini kişide ortadan kaldırmasını aramamıştır,
anlama ve isteme yeteneğinin “önemli derecede azalmış olmasını” yeterli
görmüştür. Bu demektir ki, “cezasızlık nedeni” olarak, isnat yeteneğinin
azalmasını yeterli gören kanun koyucu, herhalde kalkmasını öncelikle  yeterli görmüş olmaktadır.

Sonuç

Sonuç olarak, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu,
faili, isnat yeteneğini, isnat yeteneğini kaldıran ve azaltan nedenleri
düzenlemede  başarılı olamamıştır.

Bu durum, kanunun yorumunda, beklenenden çok sıkıntılar
yaratacaktır. Ortaya çıkması olası sıkıntıları aşmak, anca 765  sayılı Kanundan ve onun yarattığı doktrin ve
uygulamadan  yararlanmakla mümkündür.

Tabiri caizse, “Amerika’yı yeniden keşfe kalkışmak”,
zaten fazlaca bilim ve dil fakiri olan kanunun yorumunda, kanuna has bir
doktrinini oluşturmada ciddi yanlışlıklara neden olunabilir.

Bizce, doğruyu, kabul edilebilir uygulama ve
doktrini bulmada hala en iyi kılavuz, Türkiye Cumhuriyetinin hukuk ve ceza
hukuku geçmişidir.